Haksızlık başımıza gelir. Mağduriyet ise kapanmayan bir döngüdür: ötekine yüklenen ama hep bizim sırtımızda kalan bir yük.
Temas kurma biçimimizi, kazanma hırsımızı, kendimize hak gördüğümüz hayatı çoğunlukla bir başkasına bakarak öğreniriz. Bunda bir kusur görmüyorum. Çocuk dünyayı önce içine alarak tanır; neyin ayıp, neyin değerli, neyin hak edilmiş olduğunu sorgulamadan kaydeder.
Hepimiz hayata başkalarıyla iç içe başladık. İnsana Geştalt’ın gözüyle baktığımda ise hep aynı yeri görüyorum: Sorun iç içe geçmekte değil, yeniden ayrışamamakta.
SOFRADAN KALKABİLMEK
İki insanın karşılaştığı yere temas sınırı denir. Ben orayı bir sofraya benzetiyorum: Herkes kendi açlığıyla, o günkü hâliyle oturur ve bir süre aynı tabaktan yer. Sağlıklı olan, o sofrada gerçekten kaynaşabilmek ve sonra kalkıp evine gidebilmektir.
Kalkamayan insanı hepimiz tanırız; çoğu zaman aynadan. Onda kendi isteğiyle başkasının isteği, kendi ölçüsüyle başkasının ölçüsü birbirine karışmıştır. Ölçü yer değiştirdiğinde, hesap da değişir.
HAK İLE HAKSIZLIK ARASINDA
Payımızı başkasınınkiyle ölçmeye başladığımızda, eksik kalan her şey bir haksızlık gibi görünür. Komşunun evi, arkadaşın terfisi, bir yabancının ekranda sergilediği hayat; hepsi bizim hesabımıza yazılır.
Kendimize hak gördüğümüz hayatı bir başkasına bakarak belirlediysek, o başkası sahip olduğu her şeyle bizim eksiğimizin kanıtı olur.
Türkçe bunu kendi içinde saklar: “hak gördüğümüz” ile “haksızlık” aynı kökten gelir. Neyi hak ettiğimizi tanımlayan kelime, haksızlığa uğradığımız duygusunu da üretir. Ölçü dışarıdaysa adalet de dışarıdadır ve dışarıda her zaman bizden fazlasına sahip biri bulunur.
SUÇLU DIŞARIDA
Bir ayrımı baştan koymak istiyorum çünkü gerçek haksızlıklar var ve onları küçümsemek ikinci bir haksızlık olur. Haksızlığa uğramak bir olaydır. Başımıza gelir, bizi yaralar, bir karşılık ister.
Mağdur olmayı kimlik edinmek ise başka bir şey. Ona baktığımda iki hareketi aynı anda görüyorum. Biri yansıtma: Sorumluluk dışarı atılır, bütün yük ötekine yazılır. Diğeri kendine döndürme: Ötekine söylenemeyen öfke geri döner ve insanın kendi içinde dolaşmaya başlar.
İkisi birlikte çalışınca tuhaf bir hesap çıkar ortaya. Yükü ötekine yükleriz, yine de kendi sırtımızda taşırız. Suçlu dışarıdadır; bedeli ödeyen içeride.
AÇIK KALAN YARA
Her ihtiyacın bir yolculuğu vardır. Önce bedende bir şey kıpırdar, sonra onun ne istediğini fark ederiz, harekete geçeriz, aradığımız şeye dokunuruz ve doyarız. Doyunca o ihtiyaç sahneden çekilir; az önce her şeyin önünde duran şey arka plana karışır ve yenisine yer açar.
Duyguların bu yolculukta birer görevi var. Öfke, çiğnenen sınırı yeniden çizer. Üzüntü bir kaybı haber verir ve yasının tutulmasını ister.
Haksızlık bir olay olarak kaldığında yol tamamlanır: Öfke sınırı çizer, üzüntü yasını tutar, olay arka plana çekilir. İz kalır ama hayat devam eder.
Kimliğe dönüştüğünde ise yol yarıda kalır. Farkındalık eksik değildir, hatta fazladır; mağdur, başına geleni herkesten iyi anlatır. Ama farkındalık, insanın asıl ihtiyacına bağlanmadıkça harekete dönüşmez.
Dikkat ihtiyaçta değil suçluda olduğu için öfke sınır çizmez, hesap tutar. Yara hep önde kalır, arka plana çekilmez.
Çünkü çekilemez. Kimliğe dönüşen yara kapanırsa, onu taşıyan da ortadan kalkar. İyileşmek kendini kaybetmek gibi göründüğünde insan, farkında olmadan, yarasını açık tutar.
BEDENİN TUTTUĞU HESAP
Bu açık yaranın bedeli yalnızca ruhta ödenmez. Bastırılan öfke ve tutulmayan yas çoğu zaman bedende yer bulur: omuzlarda, çenede, nefesin yarıda kesildiği yerde.
Şimdi, bu satırları okurken bir an durun. Omuzlarınız nerede? Çeneniz gevşek mi? Nefesiniz karnınıza kadar iniyor mu? Kendimize anlattığımız hikâyeyi beden çoğu zaman bizden önce bilir.
Acıyı hissetmemek için duyarsızlaşan insan, zamanla neşeyi ve doyumu da hissedemez olur. Duygusal kopuş seçici değildir; bir kapıyı kapatan, ötekileri de kapatır.
Çöküş bir gecede gelmez. Her gün yeniden açılan bir hesapta, yavaş yavaş hazırlanır.
DÜNDEN BİR ADIM
Çıkış, haksızlığı inkâr etmekte değil; onu yeniden bir olaya dönüştürmekte. Bunun için hayatı baştan kurmak gerekmiyor. Bugün tek bir hesabı açıp bakmak yeter.
Aklınıza ilk gelen haksızlığı alın ve kendinize üç soru sorun: Gerçekte neyi kaybettim? Hangi sınırım çiğnendi? İhtiyacım neydi ve onun için bugün yapabileceğim en küçük şey ne?
Bu sorular bakışı suçludan ihtiyaca çevirir. Öfke hesap tutmayı bırakıp sınır çizmeye döner, üzüntü yasını tutacak yer bulur.
Ve ölçü yerine döner. Kendimizi başkasıyla ölçtükçe her gün biraz daha eksik kalırız; dünümüzle ölçtüğümüzde ise her gün biraz ilerleyebiliriz. Komşunun hayatı bize hiçbir şey borçlu değildir; dünkü hâlimiz ise her sabah önümüzde, ulaşılabilir bir ölçü olarak durur.
Ayrışabilen insan haksızlığa uğrar ve yoluna devam eder. Ayrışamayan, aynı haksızlığa her gün yeniden uğrar.
Belki de olgunlaşmanın en sessiz biçimlerinden biri budur: Bize yapılanı inkâr etmeden, onu kimliğimiz olmaktan çıkarmak.
Geçmişi değiştiremeyiz.
Ama geçmişin bugünümüzde ne kadar yer kaplayacağı konusunda hâlâ söz sahibiyiz.
