Bu kokular beni içeriye çağırıyor, istemsiz bir şekilde ayaklarım kokuya doğru sürüklüyor. Dükkân aslında albenisi olan bir yer değil, koyu kahverengi, ancak uzun boylu birinin eğilerek geçebileceği ahşap bir kapısı olan, alçak tavanlı küçücük dükkân işte. İçerisi loş, serin, duvarlarda ise kahverengi raflarda küçük cam kutular sıralanmış. Tavandan ışığı çok az olan bir ampul sarkıyor. Tahta masasından kalkıp yanıma gelen tonton, gözlüklü, sevimli, yaşlı bir amca:
“Hoş geldiniz.”
“Hoş buldum, bu mis gibi koku beni buraya çekti, uzaktan duydum.”
“Evet, her gelen öyle söylüyor, ben çoktandır burada olduğumdan fazla hissetmiyorum artık.”
“Biraz raflara bakabilir miyim?”
“Tabii ki, merak ettiğin bir şey olursa sorarsın kızım.”
Raflarda bildiğim otlardan da var, daha önce hiç duymadığım, adı komik gelenler de, civanperçemi gibi o kadar çok ki. Mor, yeşil yapraklı rafın önünde durdum, o kokuyu içime çektikçe nefes almak huzur veriyor.
“Çok rahatlatıyor değil mi? Karabaş otu, bir de kaynatıp çayını içsen, yararlı bir bitki, akciğerlere çok faydası var, kalp rahatsızlığı olanlara da iyidir, ferahlatır.”
“Arif amcama alayım bundan, kalbine iyi gelir, kış çayı da alayım havalar serinledi.”
Neredeyse bütün rafları dolaştım, her biri hastalara şifa oluyor ama yanlış kullanımında da aynı otlar zarar veriyor, bilerek kullanmalı. Yaşlı amca dağların en yüksek tepelerinden, bilhassa el değmemiş yerlerden toplanıldığını söyledi. Açık pembeden bordoya kadar gülhatmiler, yeşil biberiye, fesleğen, sarı beyaz papatyalar, ada çayı, mısır püskülü, keçiboynuzu, hangi birini sayayım? Şifa dolusu bu ufacık dükkândan zor ayrılıyorum. Kokuları burnumda, renklerini gözlerimde depo ettim eve götürüyorum. O kadar çok kokuyu içime çektim ki, bu kış hiç hastalanmam sanırım. Kimyasal olmayan doğadaki güzellikler ileriye dönük yaşam için beni umutlandırıyor. Umarım gelecek nesillerin de bu eşsiz tabiatı tanımalarına olanak sağlarız.
MÜJGÂN ERSUNA
